Hierapolis’e İnsani Yaklaşımlar ya da İnsan En Kolay Kendini Kandırır
- İbrahim Kaçar

- 17 Ağu
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 20 Ağu

İnsan, en kolay kendini kandırır. Ve tarih, bu kandırmaca için oldukça elverişli bir rehber olabilir. Tarih, geçmişin bu krallıkları üzerinden bize gerçeği değil, şiir gibi işlenmiş gösterişli yalanları fısıldar durur. Eni boyu hesaplanmış, şehircilik yaklaşımları tanımlanmış; fethedilmiş, yağmalanmış harabenin üstüne kurulmuş bir krallık... Bugünkülerden farkları, kendilerini açıkça tanrı ilan etmeleri ve mimaride estetik bir kaygıya sahip olmalarıdır.
Bugün hüküm süren gölgelerinden bir başka farkları, serde tanrılık var ya, mezara da bir şeyler götürüyor olmaları... Kefenin cebi var, yani. Kefenin cebi olunca, kıyımlar da sınır tanımaz boyutlara ulaşıyor. Kefenin cebi olunca, mezarlar da heybetli oluyor. İki oda, bir salon.
Mezar büyüdükçe insanın ölümden sonrasına dair inancı da büyümüş olmalı. Oysa mesele ölüm değil, hayattayken kendisine biçtiği değeri mezarın içine de sığdırabilmek. İnsan, yaşarken kendisini ne kadar önemli görüyorsa, öldüğünde de o kadar büyük bir mezara ihtiyaç duyar. Kendini kandırmanın da bir mimarisi var.
İnsan korkar; yalnız kalmaktan, kaybetmekten, başarısız olmaktan, değersiz görülmekten, yaşlanmaktan, ölümden korkar. Sonra korkusunu bastıracak bir şeyler arar. Karanlıkta kendi sesinden cesaret devşirir mesela. Gecenin eteklerinde bir sese, bir ışığa, olmadı bir nefese tutunur. İnsan, korkularıyla baş etmek için kendisine hikayeler anlatır. Yalnız değildir; başarısız olmamıştır, hiç terk edilmemiştir. Değişmek istemiyordur, böyle mutludur sadece.
Bazen de insan kaybettiğini bilir ama kaybetmiş olmayı kabul etmez. Mesela ilişki bitmiştir ama gözü telefondadır; bir ses, bir umut... Bir fırsatı kaçırmıştır fakat yeni bir kapının açılacağına inanır; bir ömür... Bir ihtimali yaşatır hep, iç çekişlerinin nefes aralarında. Kendine yüklenir: Şunu şöyle yapsaydım, gitmeseydim, bekleseydim, ikinci bir şansım olsaydı... İnsan, bencilliğinin bağışıklık sistemi harekete geçmişçesine kendini korumaya başlar. Keşkeler silinir, verilen bütün kararlar doğru olur artık. Sahip olamadıkları değersizleşir; insan hiçbir şey kaybetmemiştir. Elinden alınmıştır. Haksızlığa uğramıştır.
İnsan, en kolay kendini kandırır. El alem ne der türküsü dudaklarında, işine geldi mi de herkes böyle yapıyor kitabını açar. Öfkesini, kabalığını, kıskançlığını, bencilliğini karakterinin bir parçası sayar insan. Hiçbiri değiştirilemez. Çünkü onları kendinden ayrı görmez. Bunlardan birini kaybetse, kendinden bir şey eksileceğine inanır. Aynı hataları tekrar tekrar yapar insan; özür dileme engellidir. Özür ve değişim karşıdakinden beklenir. İnsanın kabahati kendindedir, sitemi feleğe; bu da kesmezse coğrafya girer devreye: kader diye.
İnsan çoğu zaman yanlış yaptığını bilmediği için değil, bildiği halde onunla yaşayabilmek için kendini kandırır. Kimi insan vicdanının sesini bir kulak çınlaması gibi sürekli duyar, kimi sağırdır. İnsan bazen vicdanını susturmak için yaptığı kötülüğün adını değiştirir. Zulüm hak aramaya dönüşür, mağduriyet donunda. Bencillik bireyselliğe, oradan zorunluluğa evrilir. İntikam adalete dönüşür, sıcak ya da soğuk tüketilir. Kıskançlık bir hazım sorunudur; eleştiriye dönüşüverir. Ve susmak tarafsızlığın ta kendisidir; korkuyla hiçbir ilintisi yoktur, sessizce erdeme bürünür. Küçücük şeyler büyür, sıradanlar mükemmelleşir. İnsan kusurlarından arınır. İnsan, en kolay kendini kandırır.
Ankara, Ağustos 2026
İbrahim Kaçar






















